6-7 Eylül nedeniyle yarım kalan bir ilk aşkın hüzünlü hikayesi

halil bura oz, 6-7 eylül, mıgırdiç margusyon, gladio, yimibeşoğlu, sabri

Adnan Menderes’in Demokrat Parti iktidarının yol vermesi, dönemin yandaş medyasının fitilini ateşlemesiyle  6-7 Eylül 1955 tarihlerinde Türkiye’de azınlıklara karşı pek çok sağcı liderin yetiştiği Milli Talebe Birliği önderliğinde kazma, kürek, sopa, palarlarla gerçekleştirilen linç, tecavüz yağma olaylarının acıları aradan geçen 62 yıla karşın unutulmadı. Birçok yazıya, romana, belgesele filme konu olan olaylarda Mehmet Şevket Eygi gibi bugün el üstünde tutulan dönemin sağcıları 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel gibi 5 bin 317 tesisi yaktı, tahrip etti. Kayda geçilemeyen birçok darp, cinayet ve tecavüz vakası gerçekleştirdi.

Tüm bunlar neticesinde olayların hemen ertesi günü birçok gayrimüslim yurttaş bir daha geri dönmemek üzere evini, yurdunu geleceğe dair hayallerini de bırakarak ülkesini terk etti.

6-7 Eylül’de sağcıların yarattığı travma o kadar büyüktü ki küçük kalplere bile işledi.

Bunlardan minik bir aşk hikayesini yazar Mıgırdiç Margosyan, hayatından bir kesiti anlattığı Tespih Taneleri kitabında ele aldı.

Diyarbakır Gavur Mahallesi’nde sürgünden arta kalan Ermeni bir dişçi Ali’nin oğlu olarak dünyaya gelen Mıgırdiç Margosyan ilk aşkıyla ilk randevularının 6-7 Eylül olaylarıyla engellenmesini ve birbirlerinden koparılmalarını Aras Yayınları’ndan çıkan kitabında şöyle anlatıyor:

beyoglu

“ Zulal’la buluşmak için Beyoğlu’na doğru Yüksekkaldırım’dan neredeyse koşar adımlarla çıkmayı düşleyişim… Yol boyunca sağlı sollu kimi dükkanların kırılan camlarından sokaklara atılmış lastik mühürler, madeni plaketler, bisiklet jantları, lastikler, kartonlar, çeşit çeşit kırık dökük eşyalar, daktilolar, masalar, sandalyeler arasında koşuşturup duran sinirli, öfkeli, şaşkın insanlar…

Şapkacı Pepo’nun kırık vitrininden sokağı boylayan ezilmiş, yırtılıp parçalanmış rengarenk kadın ve erkek şapkaları arasında bizim Der Şınork’un siyah fötr şapkasının da çamurlar içinde yüzüp yüzmediği doğrusu hiç mi hiç umrumda değildi. Benim için o anda en önemli şey, bir an önce Beyoğu’na varıp oradan da Zulal’la buluşacağımız Esayan Lisesi’nin yolunu tutmaktı.

GERİYE KALAN ENKAZ YIĞINLARI…

Beyoğlu’nda yürümek çok daha zordu. İstiklal Caddesi polis, asker, tanklarla doluydu. Yerlerde kümeler halindeki cam yığınları arasında kırılmış, parçalanmış, akla gelen her tür eşya, lime lime edilmiş, ince şeritler halinde kesilip yollara saçılmış kumaşlar, fotoğraflar, çerçeveler, çocuk arabaları, oyuncak bebekler, kazma sapları, sopalar, demir çubukların başında nöbet tutan ikide bir düdük öttüren polisler, tramvay rayları boyunca yağmadan kalan enkaz yığınları, cam kırıkları üzerinde sekerek, atlayarak zorlukla yürüyen, koşuşturup duran, kimisi ağlayıp, kimisi nemli gözyaşlarıyla yağmalanmış dükkanlarının başında çaresizlik içine ne yapacaklarına, işin neresinden başlayacaklarına  sanki  bir türlü karar veremeyip öylece şaşkınlık içinde bekleşen insanlar arasında ilerlerken, Zaven’le beraber yapmaya uğraştığımız buzdolabı nedeniyle, ‘Tev lo, tev lo, tev lo!’ diyerek bizimle ayal eden halama nazire yaparcasına hurda yığınına dönüştürülmüş yepyeni buzdolapları karşısında dudaklarımdan onun şu feryadı dökülmez miydi? ‘Vay lo, vay lo, vay lo!’

altiyedieylulolaylari

Yol boyunca gördüğüm manzara karşısında ürkerek, bazen endişeyle ilerlerken, yağmayla talanın merkezinin İstiklal Caddesi olduğu, sağda solda asılı duran bayrakların gölgesinde, köşe başlarında bekleyen kocaman tankların namlularından belli oluyordu.

Esayan’ın Zapyon Lisesi’nin de demir kapıları kapalıydı. Her iki okula da ölüm sessizliği hâkimdi. Kapılarına birer bayrak asıp ester istemez tatile girmişlerdi.

7 EYLÜL’DE İLK RANDEVULARINI GERÇEKLEŞTİRECEKLERDİ

Zulal’la daha önceden kararlaştırdığımız randevu gereği ben önce Esayan Okulu’nun bahçesindeki küçük kiliseye girecek, sonra onun da gelip belki kendince bir mum yakıp yapacağı kısa bir duanın ardından  art arda kiliseyi terk edip, okulun tam köşesinde, İstiklal Caddesi üzerindeki Karaköy Muhallebicisi’nde buluşarak, sonra da…

Hayır! Olmadı, o gün saatlerce okulun kapısıyla , köşesindeki muhallebici asında mekik dokuyup durdum ama ne Zulal geldi ne de okulun kapısı bir gıdım olsun aralandı.

Kabus dolu bir gecenin sabahında, bütünlemeye kaldığımı dersten çizdiğim bir T sayesinde kurtulmanın sevincini Zulal’le paylaşıp pekiştirmeyi hayal ederken tüm hayallerim Üsküdar’dan itibaren gelip geçtiğim yol boyunca gördüğüm cam ve ayna kırıkları gibi bir anda paramparça, tuzla buz oldu.

eylulolaylarii

‘Babam diyor ki en iyisi çekip gitmek, buraları terk etmek…!’

‘Biz de gideceğiz…!’

Getronagan’daki sınıf arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğu, bir gece içinde İstanbul’un neredeyse altını üstüne getiren bu olayların sonucunda kimisi babasının, kimisi amcasının, kimisi tanıdıklarının dükkanlarının yağmalanıp talan edilmesi, kimisi evlerinde benzer manzaralarla karşı karşıya kalması, kimisi de ileride bu tür olaylarla tekrar karşılaşma endişesiyle bir an önce yabancı diyarlara göç etmeyi düşündüklerini birbirlerine aktarırken gelip dayandıkları tek nokta yarının ne olacağı kaygısıydı.

Çare?

Gitmek… Terk etmek… Kaçıp kurtulmak…

Gerçekten de kulaktan kulağa fısıldanan, uğultu halinde dillendirilen, kapalı kapılar ardında fısıldanıp konuşulup tekrarlanan hemen hep aynı sözcüklerdi:

‘En iyisi çekip gitmek…’

‘Gitmek…’

‘Ama nasıl?’

yagma

Başlangıçta fısıltı halinde dillendirilen düşünceler giderek icraata dönüşüyordu. Kayıt yeniletmeyip okula gelmeyen arkadaşlarımız vardı. Onların daha sonra başka diyarlara göç ettiklerini duyduk. Olayın şokunu atlatamayanların başını çektikleri bir göç dalgası yayılıp gelişirken benim için asıl şok, onca hayalini kurduğum ama gerçekleşemeyen bu ilk randevudan başka ne olabilirdi ki?

‘KARANLIĞIN GİRDABINA İTİLMİŞTİK’

1955 yılının 7 Eyül Çarşamba sabahı önce Esayan Lisesi’nin bahçesindeki Surp Harutyun Kilisesi’nde dua edip sonra da köşedeki muhallebicide kim bilir hangi hayallerim hangi temel taşlarını atmak için yan yana gelmeyi düşler ve yüreğimiz bunun heyecanıyla çarparken, ansızın esen deli bir rüzgarın sürükleyip getirdiği zifiri karanlığın girdabına mı itilmiştik?

Bir daha ne zaman nasıl buluşacaktık ya da buluşabilecek miydik?

Hayır! O ilk randevunun hüsranla sonuçlanmasının ardından Zulal’la bir daha yan yana gelemedik. Artin’in anlattıklarına göre o gece Zulal’ın babasının Gedikpaşa’daki kunduracı dükkanı da yağma edilenler arasındaymış. Evlerinin altındaki bu küçük dükkanın yağma edilmesine korku içinde şahit olmuşlar. Çapulcular ayaklarındaki eski ayakkabıları bırakıp yenilerini giyerek uzaklaşırken, arkalarından gelen bir başka grup da öncekilerin eksik bıraktığı talandan paylarını dükkanı tümüyle kırıp dökmüşler.

Daha sonraki günlerde Zulal’in Esayan’ı yarıda bıraktığını, ailece Amerika’ya göç ettiklerini öğreniyordum.”

eylul olaylari

İstanbul’da 6-7 Eylül olaylarının izleri Sarıyer, Üsküdar, Kadıköy, Balgat’ta sahiplerinin terk edip gittiği metruk haldeki ya da Erdoğan’ın hemşerisi Rizelilerin yağma sonrası yok pahasına ele geçirdiği cumbalı evlerde hala görülebiliyor.

Özel Harp Dairesi’nin eski Başkanı emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu ölmeden önce 2010 yılında “6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı.” Diyerek olayların İstanbul’un mozağini ve kültürel yapısını değiştirmek için gladio tarafından gerçekleştirdiği itiraf etmişti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s